Publications

Savurganlık mı Yoksa Kötü Yönetim mi - Birini Kısıtlamak İçin Hangisini Mahkemede İspatlamalı?

Jul 23, 2026

Türk Medeni Kanunu'nun 406. maddesi, ergin bir kişinin vesayet altına alınmasını gerektirebilecek nedenler arasında savurganlık ve kötü yönetim hâllerini düzenlemektedir. Her iki kavram da kişinin malvarlığını tehlikeye düşüren davranışları ifade etmekle birlikte, hukuki nitelikleri ve ispat edilmesi gereken unsurları bakımından birbirinden farklıdır. Uygulamada bu kavramlar zaman zaman birlikte ortaya çıksa da mahkemenin değerlendirmesi, kişinin malvarlığını hangi davranış biçimiyle tehlikeye soktuğunun somut delillerle ortaya konulmasına bağlıdır. Bu nedenle kısıtlama talebinde bulunan kişinin yalnızca olumsuz mali sonuçları değil, bu sonuçlara yol açan davranış modelini de ispat etmesi gerekir.

Savurganlık, öğretide ve yargı uygulamasında kişinin gelirini veya malvarlığını makul olmayan, ölçüsüz, bilinçsiz ya da amacıyla bağdaşmayacak şekilde sürekli olarak tüketmesi şeklinde tanımlanmaktadır. Bu durumda kişinin aktif davranışları ön plandadır. Gereksiz ve aşırı harcamalar yapılması, ekonomik gücüyle bağdaşmayan lüks tüketim alışkanlıklarının sürdürülmesi, sürekli kumar oynanması, kontrolsüz borçlanılması veya malvarlığının gerçek bir ihtiyaç bulunmaksızın hızla elden çıkarılması savurganlığa örnek gösterilebilir. Ancak tek seferlik veya istisnai nitelikteki hatalı ekonomik kararlar savurganlık olarak değerlendirilmez. Mahkemenin aradığı unsur, kişinin süreklilik gösteren ve malvarlığını tüketmeye yönelik bir yaşam biçimi benimsemiş olmasıdır. Dolayısıyla savurganlık iddiasının kabul edilebilmesi için, aktif tüketim davranışlarının süreklilik arz ettiğinin somut delillerle ortaya konulması gerekir.

Kötü yönetim ise farklı bir hukuki niteliğe sahiptir. Bu durumda kişi malvarlığını bilinçli olarak tüketmekten ziyade, gerekli özeni göstermemesi, ihmalkâr davranması veya ekonomik işlerini gereği gibi yönetememesi nedeniyle malvarlığını tehlikeye düşürmektedir. Başka bir ifadeyle kötü yönetimde temel sorun, aşırı harcama değil, malvarlığının korunmasına yönelik yükümlülüklerin yerine getirilmemesidir. Taşınmazların bakımının yapılmaması nedeniyle değer kaybetmesi, kira gelirlerinin takip edilmemesi, vergi ve borçların zamanında ödenmeyerek faiz ve icra yükü altına girilmesi, ticari faaliyetlerin gerekli dikkat gösterilmeden yürütülmesi veya hakların süresinde kullanılmaması nedeniyle ekonomik kayıplara uğranması kötü yönetime örnek teşkil edebilir. Bu nedenle kötü yönetim, çoğu zaman aktif bir harcama davranışından değil, ihmalkârlık ve pasiflikten kaynaklanan ekonomik riskleri ifade etmektedir.

Ancak Türk Medeni Kanunu'nun 406. maddesi bakımından savurganlık veya kötü yönetim davranışlarının varlığı tek başına vesayet kararı verilmesi için yeterli değildir. Kanunun aradığı en önemli unsur, bu davranışların kişinin kendisini veya ailesini darlık ya da yoksulluğa düşürme tehlikesini doğurmasıdır. Başka bir ifadeyle mahkeme, yalnızca ekonomik açıdan isabetsiz görülebilecek davranışları değil, bu davranışların malvarlığı üzerinde ciddi ve somut bir tehlike oluşturup oluşturmadığını değerlendirir. Eğer kişinin sahip olduğu malvarlığı, gelir düzeyi ve ekonomik gücü yapılan harcamaları karşılayabilecek seviyedeyse, sırf yüksek miktarda harcama yapması veya riskli yatırımlarda bulunması nedeniyle kısıtlama kararı verilmesi mümkün değildir. Vesayet kurumu, bireylerin ekonomik tercihlerini denetlemek amacıyla değil, gerçek anlamda korunmaya ihtiyaç duyan kişilerin menfaatlerini güvence altına almak amacıyla düzenlenmiştir.

Bu nedenle TMK'nın 406. maddesine dayalı bir kısıtlama davasında ispat yükü yalnızca savurganlık veya kötü yönetim niteliğindeki davranışların gösterilmesiyle sınırlı değildir. Aynı zamanda bu davranışlar nedeniyle kişinin veya ailesinin ekonomik güvenliğinin ciddi biçimde tehlikeye girdiğinin de somut delillerle ortaya konulması gerekir. Mahkeme; banka kayıtları, icra takipleri, borç durumunu gösteren belgeler, malvarlığı kayıtları, bilirkişi raporları ve diğer mali verileri birlikte değerlendirerek ekonomik tehlikenin gerçekten mevcut olup olmadığını inceler. Sonuç olarak, TMK'nın 406. maddesi kapsamında verilecek bir kısıtlama kararı, yalnızca hatalı mali tercihlere değil, bu tercihlerin veya ihmalkâr davranışların kişinin ekonomik varlığını koruyamayacak duruma getirdiğinin ve korunmaya ihtiyaç doğurduğunun ispat edilmesine bağlıdır.